“Mutlu bir yaşam için pek az şey gerekli; gereken her şey içimizde ve düşünce biçimimizde.” — Marcus Aurelius

Stoacılık, nam-ı diğer Stoa felsefesi ve diğer Antik Yunan felsefe okullarının ezelden beri cevaplamaya çalıştıkları bir soru var. İnsan ne için yaşamalı? Bizim de aklımızı kurcalayan en büyük sorulardan biri bu olmalı: “Ben ne için yaşıyorum?” Çünkü hayata bir kere geliyoruz. Bir amacımızın, hayat felsefemizin olması hayati.

Kendi adıma modern insanın hayatıyla ne yaptığını tam olarak bildiğini düşünmüyorum. Bunun temel nedeni olarak iç dünyasına odaklanmaktansa dış dünyaya odaklanmaya meyilli olmasını görüyorum. Antik insanlar bu konuda kolektif olarak daha mı başarılılar, tartışırız. Ama Antik zamanlarda ilgimi çeken bir école var ki bu soruya anlamlı bir cevap bulmaya yardımcı olacağına inanıyorum. Bugün size biraz Stoacılıktan bahsetmek istiyorum. Bunu yaparken diğer kaynakların yanında şu sıralar okuduğum ve içinde kendime yakın görüşler bulduğum, William B. Irvine’in A Guide to the Good Life: The Ancient Art of Stoic Joy adlı kitabından yararlanacağım.

Stoacılık, nam-ı diğer Stoa Felsefesi

Stoacılık, M.Ö 4. yüzyılda Kıbrıslı Zenon tarafından Atina’da kurulmuş felsefi bir okul. O dönemki Yunan mimarisinde stoa (kemeraltı) çok yaygın. Zenon ve öğrencileri de bu kemeraltılardan biri olan Stoa Poikile’de (boyalı kemeraltı) buluşup etkileşimde bulundukları için kendilerine stoacılar adı veriliyor. Antik Yunan düşünce dünyasında diğer pek çok felsefi okulla beraber faaliyet gösteren Stoacılık oradan Roma İmparatorluğu’na sıçrıyor. Nero’nun hocası Seneca ve İmparator Marcus Aurelius’ın yanında Roma’nın elit sınıfı kendisini Stoacı olarak tanımlıyorlar. Hristiyanlığı yaygınlaştıran İmparator I. Justinian’ın tahta gelmesiyle yasaklanıp popülerliğini kaybediyor.

Bir Yaşam Felsefesi Olarak Stoacılık

Stoacılığın temelinde şu yatıyor — ki bence oldukça isabetli bir fikir: Fiziksel rahatsızlıklarımızın kaynağı nasıl bedenimizdeyse ruhsal rahatsızlıklarımızın kaynağı da aklımızda ve düşüncelerimizde yatıyor ve düşüncelerimize kendimiz şekil verdiğimiz için manevi sıkıntılarımızın sorumlusu biziz. Bu rahatsızlıklar, hatalı muhakeme ve yanlış inançlardan doğuyor. Stoacılar muhakeme yetimizi geliştirirsek ve inançlarımızı düzeltirsek mutlu bir yaşama sahip olacağımızı düşünüyorlar. Şunu belirtmeliyim ki Stoacı filozoflar, bir bakıma bireyin görevlerinden birinin de yaşadıkları topluma faydalı olmak olduğuna inandıklarından, oldukça üretken kişiler. Haliyle bu konu üzerine (bir kısmı elimize geçmese de) çokça yazı yazmışlar. Üstelik bu bilgiler pratik, uygulanabilir fikirler. Mesela, Marcus Aurelius’ın Kendime Düşünceler adlı kitabında hayatta karşılaşılan sıkıntılara bulduğu çözümlere şahit oluyoruz. Bahsi geçen çözümlerin tamamı akli. Çözüm dışarıda aranmak yerine insan aklında aranıyor.

Ruhsal sıkıntılarımızın çoğu elimizde olmayan şeyleri isteme ve sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bilmeme kaynaklı. Hepimizin deneyimlediği bir şey bu. Yeni bir telefon çıkıyor; satın almak istiyoruz. Elimizdeki telefon için de aynı hislere sahiptik bir zamanlar. Sahip olduğumuz telefonla mutlu olmak yerine yenisini alma zorunluluğu hissediyoruz. Buna zorunlu hissetmemiz çok saçma. Biri bize silah dayayıp “bunu satın alacaksın,” mı diyor? Almazsak hayati fonksiyonlarımızı mı kaybedeceğiz? Cevap büyük bir hayır. Telefonu istemekle almak arasında geçen zamanda kendimize gereksiz bir endişe yaratıyoruz. Aldıktan sonra mutluluğumuz bir hafta, bilemedin, bir ay sürüyor. Sonra sahip olmadığımız başka bir şeye yöneliyoruz. Bu nerede bitiyor? Mutluluğu hep erteleyecek miyiz?

İşte insanın çılgınlığı böyle bir şey. Mutlu olmak elindeyken perişan olmayı tercih ediyor. Bilinçsiz insan, köleler efendilerine nasıl itaat ediyorlarsa, arzularına öyle itaat ediyor. Ve arzularını kontrol edemediği için asla huzur bulamıyor. — Diyojen

Elinde Olanı İstemek

Marcus Aurelius’a göre çoğumuz boş zamanımızı istediğimiz ama sahip olmadığımız şeyleri düşünerek geçiyoruz. Bu zamanı sahip olduğumuz şeyleri düşünerek ve eğer elimizdekilere sahip olmasaydık, onların yokluğunu ne kadar hissederdik diye bir iç hesaplaşmaya girerek geçirirsek daha mutlu olacağız. Çok basit ama bir o kadar anlamlı bir davet bu. Geçmişte istediğimiz ve elde ettiğimiz bir yığın eşyaya sahip değil miyiz zaten? Yine de birisi sorsa bir o kadarını daha istemekte hiçbir sakınca görmeyiz. Onlara da sahip olunca bir o kadarını daha… Bunun çözümü Marcus’un da dediği gibi istemeyi bırakıp elimizdekilerin değerini anlamakta. Şu halde istemek huzurun önünde bir engel. Ama istek sadece dış sebeplere bağlıysa.

Doğada üç tip olay var: (1) Hiçbir şekilde kişiye bağlı olmayan olaylar, (2) kısmen kişiye bağlı olan olaylar ve (3) tamamıyla kişinin elinde olan olaylar. İsteklerimizi üçüncü grupla paralel seçtiğimizde huzurlu bir ruh haline kavuşacağız.

Bir örnek vereyim. Bir koşucu var. Olimpiyatlara katılmış. Birazdan koşacak. Koşucu birinci olmak istiyor. Mantıklı her insan gibi bunun elinde olmayan bir istek olduğunu söyleyebilirim. Bir kere müsabakanın sonucu diğer koşucuların nasıl hazırlandıklarına ve ne kadar hızlı koşabildiklerine bağlı. Bu koşucu birinci olamazsa isteğinden dolayı mutsuz olacaktır. Aynı koşucu isteğini “birinci olmak istiyorum,” (dış sebeplere bağlı istek) yerine “en iyi performansımı sergilemek istiyorum,” olarak değiştirdiğinde bu artık içsel bir isteğe dönüşüyor. En iyi performansını sergilemek kendi elinde; diğer koşuculara bağlı değil. Şimdi iki senaryo var. (1) En iyi performansı yeterince iyi değilse birinci olamayacak fakat amacına ulaştığından mutlu olacaktır. Çünkü en iyi performansını sergileme isteği gerçekleşmiştir. (2) En iyi performansı yeterince iyiyse ve birinci geldiyse hem en iyi performansını sergilediğinden hem de birinci olduğundan dolayı mutlu olacaktır. İçsel (yani dış sebeplere bağlı olmayan) bir istekle, kazansa da kaybetse de kişi mutlu olacaktır.

 

İlginizi çekebilir: Depresyondan Nasıl Çıkılır?

 

Hedonik Adaptasyon

Biraz evvel bir telefon örneği vermiştim. Yeni bir telefon istiyoruz, alıyoruz, sıkılıyoruz ya da telefona karşı kayıtsızlaşıyoruz. Artık telefonu elde ettiğimiz için o da sahip olduğumuz ve umrumuzda olmayan eşyalar kervanına katılıyor. Tabii, bu sadece telefonla kısıtlı değil. Bazısı bir evim olsun diye geçirir içinden ve içinde bir iki ay geçirdikten sonra yeni sıkıntılar edinir kendine; bazısı da “şu işe gireyim başka bir şey istemiyorum,” demesinden pek geçmeden işinden şikayetçi olmaya başlar. Evlenmek için çabalayan, gözü birbirinden başkasını görmeyen bir çiftin bir yıl sonra birbirlerinin aşık olduğu yönlerine değil, kusurlarına odaklanması ne kötü! Bunu siz de yaşamışsınızdır ya da böyle bir tanıdığınız olmuştur. İşte bu durumun bir adı var: hedonik adaptasyon.

Hedonik adaptasyona en yakın Türkçe kelime, kanıksamak. Hayatımızda istediğimiz bir değişiklik olduğunda bu değişikliği hissedip mutlu oluruz. Gittikçe bu mutluluk azalır ve değişikliği yaşamadan önceki ruh halimize geri döneriz. Yeniliği kanıksarız. Bu huzurlu bir ruh haline ulaşmamıza engeldir. Hedonik adaptasyonu aşamadıkça mutlu olmak için sürekli yenilik isteriz. Günümüzde mutlulukla en fazla iliştirdiğimiz eylem satın alma olduğundan sürekli bu boşluğu para harcayarak doldurmaya çalışırız. Başarılı oluyor muyuz? Amaca göre değişir. Bana göre amaç mutlu ya da huzurlu olmaksa hiç de başarılı olduğumuz söylenemez.

Stoacılara göre mutluluğu insana insanın kendinden başkası sağlayamaz. Ne güzel bir düşünce, öyle değil mi? Diyojen’in lafını hatırlayın: Mutlu olmak elindeyken perişan olmayı tercih ediyor… Ben kendi mutluluğumu bir şeyi elde etmeye bağlıyorum. Bir telefona… Bir eve… Bir arabaya… Ve dikkat edin, bunu ben yapıyorum. Özgür irademle. Burada sormam gereken soru şu: Ya mutluluğumu hiçbir şeye bağlamazsam? Beni ne mutsuz edebilir?

Negatif Canlandırma

“Yaşadığı fenalıkların gelişini öngören, onları gücünden etmiştir.” — Seneca

Hedonik adaptasyonu engellemek için Stoacıların bazı tavsiyeleri vardı. Değer verdiğimiz şeyleri kaybettiğimizi hayal etmemizi salık veriyorlardı — eşimizin bizi terk ettiğini, arabamızın çalındığını ya da işimizi kaybettiğimizi. Stoacılar, bizim negatif canlandırma olarak adlandıracağımız bu tekniğin eşimize, arabamıza ve işimize “nasıl olsa cepte” kafa yapısıyla yaklaşmamamızı ve hak ettikleri değeri vermemizi sağlayacağına inanıyorlardı.

Seneca’ya göre insanın yapması gereken, kendisine keder verecek vakalar üzerine önceden düşünmektir. Kader bize “kiraya verdiklerini” bizden izin almadan geri alabilir. Bu yüzden “değer verdiklerimize sevgi göstermeli […] ama onlara sonsuza kadar sahip olmayacağımız düşüncesini her zaman için aklımızda tutmalıyız.” Sevdiklerimizi yarın göreceğimizin garantisi var mı? Annenizi öptüğünüzde bu onu son öpüşünüz olabilir. Çocuğunuzla oyun oynadığınızda bu son oyununuz olabilir. Biliyorum, üzücü. Ama bunlar olacak. Zaten olmayacak gibi davrandığımız için kederlerin en büyüğü ölüm bizi bu kadar üzüyor. (Ölümü o kadar kendimizden uzaklaştırıyoruz ki, “öldüğümde beni şuraya gömün,” demek yerine “ölürsem beni şuraya gömün,” diyoruz. Sanki bu bir ihtimalmiş gibi.)

O yüzden gün içinde durup elimizdekileri kaybettiğimizi düşüneceğiz. Başımıza gelebilecek felaketlere kafa yoracağız. Bu hem aslında ne kadar iyi durumda olduğumuzu gösterecek hem de sanki hep bizimle olacakmış gibi gördüğümüz sevdiklerimizin ve sahip olduklarımızın değerini ayyuka çıkaracaktır.

Stoacılık ile ilgili Wikipedia sayfasına gitmek için tıklayın.

Yazıyı paylaşır mısınız? :)